Sunum 1: Dostluk Hakkinda
Sunum 2: Evrende Fantastik Seyehat
Dunya cografyasini ve ulkelerin haritasini gormek icin BURAYA tiklayin. Kucuk bir program var ve bunu bilgisayariniza yuklemeniz gerekecek. Bilgisayariniz virus uyarisi verebilir. Dosya virus icermemektedir, rahatca yukleyebilirsiniz.
Sizce de ilginç, değil mi?
*Halimizi anlatan acı gerçekleri hatırlatarak, yaşarken, durup bir anda olsa
düşünmenize vesile olmak istedik...
O'nun (c.c.) yolunda yaşanılması gereken bir hayat için, düşülen bir not...
* insan eğerki 10 milyonu sadaka verecek olsa bu
miktarı çok bulur ama 10 milyon ile mağazadan birşey
almaya gitse alacak birşey bulamaz...
* insan 10 dk ibadet edecek olsa bu zamanı çok
bulur ama bir film veya maç olsa bir buçuk saatlik
zaman onun için hemen geçiverir...
* bir futbol maçının uzaması insanın hoşuna
gider ama Cuma namazında hutbenin birkaç dk uzaması
hiç de hoşuna gitmez...
* insan duyduğu dedikoduya hemen inanır ve
kabullenir ama kesin doğru olduğunu bildiği birşeyi
inat ederek hemen kabullenmez...
* insan modayı her an takip eder ama
Peygamberimiz (s.a.v) sünnetini bilmez veya
bilsede uygulamaz...
* insan camide bir saat ibadet ederek vakit
geçirecek olsa onun için zaman geçmek bilmez ama
bilgisayar başındayken zaman onun için çabucak geçer...
* insan namaz kılarken,ibadet esnasında dünyevi
konuları düşünmeyi sever ama normalde manevi şeyleri
düşünmekten kaçınır...
* insana bir sureyi veya surenin anlamını okumak
zor gelir ama bir romanı okumak onun için kolaydır...
insan konserde ilk sıralarda olmak için çaba
sarfeder ama camide ilk sıralarda olmak için çaba
sarfetmez. Aksine namazın sonunda hemen çıkıp gideyim
diye son sıralarda olmak ister...
* bir ayet yada hadis ezberlemek insanın zoruna
gider ama müzik listesi top 10da olan şarkıların
hepsini ezbere bilir...
* insan İslami konuları dinlemeyi ve anlatmayı
zor bulur ama dedikoduları dinlemeyi ve anlatmayı çok sever...
insan CENNET'e gitmeyi ister ama hiçbir şey yapmadan...
Sizce de ilginç, değil mi?
Allah'ın her adı başka derde deva
(Gönderen: H.İbrahim Ünşat 05.04.2008)
Dr. Ender Saraç, Esmaü’l-Hüsna’nın insanın ruhsal gelişimine katkı sağlamanın yanı sıra bir şifa kaynağı olduğunu söylüyor. Allah’ın 99 isminden hangisi hangi derde deva oluyor?
|
Sevinç Özarslan'ın haberi
Merhametsizlere ‘Er Rahim’ ve ‘Er Rahman’, aşırı sinirlilere ‘El Halim’, yaşamında sevgi ve muhabbeti az olanlara ‘Ya Vedud’, nereye gideceğini bilemeyenlere ‘El Hadi’, sıkıntı içinde olanlara ‘El Vekil’ ismini zikretmelerini tavsiye eden Saraç, “Allah’ın isimlerini zikretmek, meditasyon ve diğer enerji teknikleri gibi pozitif enerji verebilecek etkili bir yöntem. Bu doğru olarak yapıldığında insanın içinde eksik olan enerjileri tamamlar, zarar veren enerjileri de törpüler ve kişiyi rahatlatır.
Esmaü’l-Hüsna ile yapılan zikir, beynin bazı merkezlerinde birtakım enerjileri daha çok aktive eder. Zikirden elde edilecek maddi ve manevi güç, diğer insanların acılarını hafifletmek, topluma daha yararlı olmak için kullanılmalı.” diyor.
Dr. Ender Saraç, hepimizin bildiği gibi uzman bir hekim. Sağlıklı yaşam, doğal tıp, doğru beslenme, obezite, stres gibi konularda gelir seviyesi üst düzey grubuna yıllardan beri hizmet veriyor. Mısır’ın piramitlerinden Hindistan’ın aşramlarına, Kâbe-i Muazzama’dan Vatikan’daki Katolik kiliselerine kadar birçok yerde araştırmalar yapan Saraç, Doğu kökenli yoga, meditasyon, reiki gibi enerji tekniklerini incelemiş ve deneyimlemiş bir doktor.
Bugüne kadar 100 bine yakın hasta bakan, birçok kitap yazan, kitapları çok satan bir yazar aynı zamanda. Ender Saraç kısa bir süre önce “Ruhsal Gelişimimiz ve Kader” adı altında bir kitap piyasaya çıkardı ve kitabında Allah’ın 99 ismi Esmaü’l-Hüsna’yı zikretmenin bir enerji tekniği olduğunu söyleyerek bütün dikkatleri üzerine çekti.
Saraç, kitabında Esmaü’l-Hüsna’nın insanın ruhsal gelişimine nasıl katkıda bulunduğunu yazıyor. Kendini biraz katı ve merhametsiz hissedenlere “Er Rahim” ve “Er Rahman”, aşırı sinirli olanlara “El Halim”, yaşamında sevgi ve muhabbet az olanlara “Ya Vedud”, nereye gideceğini bilemeyenlere “El Hadi”, içinden çıkılamayan bir durum karşısında “El Vekil” ismini zikretmelerini söylüyor. Ayrıca her burcun etkilendiği isimlerin neler olduğunu anlatıyor. Mesela İkizler burcunun baskın isimleri; Es Semi, Eş Şehid, El Mukaddim, El Basir.
Tıp fakültesinden yeni mezun olduğunda doktorluğun sadece ‘reçete yaz, tahlil iste’ gibi eylemlerden ibaret olmadığını düşünerek araştırmaya başlayan Saraç, “Başka bir derinliği vardır diye hissediyor, hatta biliyordum. Ama çok gençtim, yeterince bilgim yoktu. Bu nedenle adını koyamıyordum.” diyor.
Saraç, 18 yıllık bir çalışmanın ürünü olan kitabı için, “İçimde uyanan ve tecrübelerimle geldiğim noktanın kaleme dökülmüş halidir.” yorumunu yapıyor. Saraç, kitabının ne dini ne de siyasi bir çalışma olmadığını söyleyerek aslında akılda soru işareti bırakıyor. Çünkü bir Müslüman için esmaları zikretmenin ilk amacı Allah’ın rızasını kazanmak.
“Zikri ve esmaları dinden bağımsız bir şey gibi insanlara sunmak doğru mu?” sorumuza şöyle açıklık getiriyor: “Dinden soyutlamıyorum. Bu evrensel bir bilgidir. İnsanlığa yararlı olabilecek enerji inanç sistemimizde var. Bırakın pek çok insan bunların tadını alsın. Şifasını, nurunu öğrensin. Ondan sonra seçimi kendi yapsın. Pek çok insanın ulaşamayacağı ve giremeyeceği yerlere belirli bir anlatım tekniğiyle ben girdim. Bu kitap Türk toplumuna iyi bir hizmettir. İnsanlara hissedebileceği ve anlayacağı dilden ikram yapmak lazım. Sonuçta ben de bazı şeyleri nasıl yapacağımı hissediyorum.” diyor.
Ender Saraç, yoga, meditasyon gibi Batı toplumlarında çok popüler olan tüm enerji tekniklerini denemiş hastalarının, “En büyük teknik nedir?” sorusuna, “Kalben tam teslim olarak yaşamak.” cevabını veriyor.
Ayete’l-Kürsî’nin koruyucu etkisi bilimsel olarak ispatlanacak
Ender Saraç, artık dünyada her şeyin bilimsel ve teknik şeylerle açıklandığını ve bunun aslında en ileri teknolojinin kaynağı olan El Alîm esmasının tecellisi olduğunu belirtiyor. Saraç, “Ayete’l-Kürsî, Felak ve Nas sûreleri okunduğunda insanın aurasının kalınlaştığı yani insanın korunduğu, çok kısa süre içinde birtakım ince aletlerle tespit edilecek. Nazar diye bir enerji olduğu ve nazara karşı bazı sûrelerle korunmanın insanın aurasını genişlettiği bilimsel olarak açıklanacak.” diyor.
Ender Saraç’a göre;
* İnsanoğluna indirilmiş en son ve bir üst modeli gelmeyecek tek yazılım programı Kur’an-ı Kerim. Kur’an’da insana şifa verecek pek çok bilgi var.
* Zikir, meditasyon ve diğer enerji teknikleri gibi pozitif enerji verebilecek etkili bir yöntem.
* Zikir doğru olarak yapıldığında insanın içinde eksik olan enerjileri tamamlar, keskin olup zarar veren enerjileri de törpüler ve kişiyi rahatlatır.
* Esmaü’l-Hüsna ile yapılan zikir, beynin bazı merkezlerinde birtakım enerjileri daha çok aktive ediyor.
* Zikirden elde edilecek maddi ve manevi güç, diğer insanların acılarını hafifletmek, topluma daha yararlı olmak için kullanılmalı.
* Toplumda herkes enerji emen bireyler olarak yaşıyor. Ortadaki kaptan herkes emmek istiyor. Kimsenin kaba verecek malzemesi yok.
* Kur’an’da söylendiği gibi insanların kalpleri mühürlü. Yani kalp şakraları kapalı. Bu nedenle 40 gün El Basid esması zikredilebilir. Bu zikir kalbi açar, rahatlatır, genişletir.
* “O kadın benle evlensin, bu adam beni boşasın, çok zengin olayım, şu işi ben kapayım” gibi egomuzu savunmak ve ön plana çıkarmak için korkunç bir şekilde ben merkezli enerji harcanıyor. Ego merkezli yaşamayı bırakıp, tam teslimiyet haline geçildiğinde beyin enerji tasarrufu yapıyor ve o zaman bütün istekler oluyor.
* Bizim inanç sistemimizin kökü sevgi. Toplumda gerilim yaratan değil, toplumda daha olumlu enerjiler veren insanların oranı arttıkça Batı’ya bile meditasyon ve reikilerden çok daha güzel şeyler sunacağız.
Kitapla ilgili teknik bilgiler, arka kapak yazısı ve internet üzerinden sipariş şartları için bu linki kullanabilirsiniz.. |
HABİB BABA (Alıntı)
Gönderen: H.İbrahim Ünşat 09.04.2008
Habib Baba, 4.Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır,fakirdir,gariptir.Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.
Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a gelmiştir.Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider... Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak... Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.
Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.
'Bugün' der, 'Sultan Murad'ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.'
Habib baba üzülür... Rica, minnet eder, yalvarır...
'Ne olursun' der, 'kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım.Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.Binbir dil döker.Hamamcı ehl-i insaftır... Dayanamaz... Kabul eder... Hamamın en sonundaki odayı göstererek ...
'Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.'
Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar... Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir... Ama sadece görünümü... İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad'dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.
'Hele bir bakalım' demiştir, 'bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?'
Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.
Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır...
Hamamcı vezirler der almak istemez... Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir... Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:
'Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline gir yanına... Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın... Ve ekler: 'Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.'
Sonra 4.Murad da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır...
Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona... Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir...
Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:
'Evladım' der, 'Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim.'
Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve büyük bir haz duyar... Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.
Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: 'Buyur baba' der, 'ellerin dert görmesin'
Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad'ın sırtını bir güzel keseler... Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.
'Baba' der, 'gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.' Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;
'Olur evlad' deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar...
'Baba' der, 'görüyormusun şu dünyayı... Sultan Murad'a vezir olmak varmış... Bak adamlar içerde tef,dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi...'
Habib baba Sultan Murad'ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler... Sultan Murad'ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:
'Be evladım' der, Habib baba, 'Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad'a keselettirir...
SÜLEYMANİYE CAMİ VE KÜLLİYESİ’NİN İNŞASI (Alıntı)
Gönderen: H.İbrahim Ünşat 18.03.2008
Süleymaniye’nin inşası öncesinde İstanbul’da önemli mimari eserler olarak Fatih Camii, Eyüp Sultan Camii ve yine Sinan-ı Abdulmennan Hazretleri’nin inşa ettiği ve kendisinin çıraklık eseri tabir edilen Şehzadebaşı camileri vardır.
İstanbul’un Ortodoks Kilisesi’nin fethi ile (bir rivayete göre tam 40 yıl) yas tutan Roma Vatikan Katolik Kilisesi, vaazlarında sürekli olarak Osmanlı’yı “barbar ve sadece savaşmayı bilen” buna karşılık teknikten, estetikten, bilimden, sanattan mahrum bir millet olarak anlatmaktaydı. Doğal olarak kıyaslanan Ayasofya (Saint Sophia, daha doğru tabirle Hagia Sophia) idi ve bu muhteşem eserle o zaman İstanbul’da Osmanlı tarafından inşa edilmiş hiç bir eser teknik anlamda kıyas edilememekte idi. Bu durum da çok tabii olarak Sultan’ı çok derinden üzmekte, hırslandırmakta idi. Her alanda zirve yaşayan Osmanlı, Mimari alanda henüz Vatikan dedikodularını dinlemekte idi.
6. Yüzyılda İmparator Justinianus tarafından yaptırılan Ayasofya, – hala daha öyle olmakla beraber o zaman dahi – Hristiyan Dünyasının gözbebeği idi. Açılış sırasında Justinianus’u (Hz. Süleyman’ı kastederek) “Ey Süleyman seni geçtim” dedirtecek kadar heyecanlandırmış ve şaşırtmıştır. Bilindiği gibi, Kabe-i Muazzama’nın tevazu ve sadelik mucizesine karşılık diğer bütün mabedlerin büyüklüğü halk arasında özel önem arzetmekte idi. Hz. Süleyman’ın eseri ile de kendisinin Kudüs’te inşa ettiği ve bir ucu Mescid-i Aksa, diğer ucu (bugüne ulaşmış tek duvarı olan) Yahudi’lerin kutsal ağlama duvarını içeren muazzam Mabed kastedilmekte idi.
Her ne kadar Ayasofya’nın 557 ve 986 depremlerinde 33 metre çapındaki kubbesi tamamen çökmüş ve tekrar onarılmış, fetihten önce de Bizans İmparatoru’nun isteği ile gönderilen Osmanlı Mimarları tarafından restore edilmiş idiyse dahi yine de bir teknik şaheser olarak ortadaydı.
Rivayet olunur ki, bir kutlu gece Kanuni Sultan Süleyman rüyasında Rasulullah Efendimiz (S.A.V.)’i görür. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) önderliğinde, beraberce bugün Süleymaniye’nin inşa edilmiş olduğu yaklaşık 70 dönümlük arazisi olan tepeye gelirler. O tepe ki, hem Haliç’i hem de Boğaziçi’ni Marmara tarafından olağanüstü bir açıdan görür. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bizzat gösterir, “mihrab’ı buraya, minber’i buraya olsun...”
Kanuni Sultan Süleyman kutlu rüyadan uyanır, şükürler eder ve hemen Mimarlar Başı Sinan-ı Abdulmennan Hazretleri’ni çağırtır. Hiç bir açıklama yapmadan büyük heyecan ile rüyada gördüğü yere götürür. “Buraya bir külliye yapacağız” diye başlar ki, Sinan-ı Abdulmennan Hazretleri söze karışır: “Sultan’ım... mihrab’ı buraya, minber’i buraya olsun...” Sultan şaşırır, “Sinan, sen bu işten haberli gibisin?” Sinan-ı Abdulmennan Hazretleri cevap verir: “Sultan’ım sizin dün geceki kutlu ziyaretinizde ben de iki adım gerinizde geliyor idim”..
Bu rivayet doğru mudur, temenni midir bilmiyoruz ama Sinan-ı Abdulmennan Hazretleri Tezkiret’ül Bünyan isimli eserinde bizzat yazdırdığı ve temel atılışını ifade eden şu satırlar sanki bu kutlu rüyayı doğrular gibidir: “Bir Vakt-i Şerif ve bir Saat-i Said ü Latif’te ol Cami-i Münif’e temel uruldu.” Bilindiği gibi “Şerif” sıfatı sadece Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’e aidiyet ifade etmek üzere kullanılır.
Yapımı sırasında özellikle temel hazırlığı gibi teknik sebeplerden dolayı, uzun bir süre, bir türlü göze görünür ve herkesin anlayacağı duruma gelemeyen Süleymaniye için İran’da da dedikodular çıkmış. Bunu parasızlıktan iş gecikiyor diye yorumlayan İran Şah’ı Tahmasb, Kanuni Sultan Süleyman’a, özellikle Sultan’ı incitecek şekilde para yardımı kisvesi altında bir sandık mücevher göndermiş. Koca Sultan da durur mu, hediyeyi iade nezaketsizliği tabii göstermemiş ama bütün mücevherleri dövdürüp kırdırmış ve o sırada yapımı sürmekte olan (kıble istikametinde) sol uzun minarenin harcına katmış. Güneşi arkadan aldığı zaman pırıl pırıl parlayan bu minareye onun için “cevahir (mücevher) minaresi” deniyor.
Yine yapımı sırasında “İslam dünyası bir şaheser çıkarıyor” haberleri ile telaş içine düşen Vatikan, bir mermer blok içerisine dışarıdan belli olmayacak şekilde Haç döktürmüş ve Sultan Süleyman’a “Mabedinizin minberi için hediyemizdir” diye göndermiş. Taşı bilmeden kazara minbere koysalar, Vatikan bu sefer “İslam Halifesi Haç üstünde vaaz veriyor” diye dedikodu yapacak ve hediyenin asıl maksadı da yerine gelecek. Sultan bunun istihbaratını almış, emri üzerine Sinan-ı Abdulmennan Hazretleri bloku ortadan kestirip Haç’ı ortaya çıkarmış. İki parça olan mermer blok ve Haçları, yine iki adet olan ve dış avludan iç avluya geçen kapıların girişinde yere yerleştirmiş. Avluya her girmek isteyen artık Haç’ı çiğneyip girecek. Sonra da Vatikan’a haber yollanmış, “Hediyenizi aldık, kabul ettik, doğru yere yerleştirdik” diye… Bugün Haç iyice aşındığı için çok zor ve ancak çok yakından seçiliyor ama blok hala yerinde...
Yapımı Kanuni Sultan Süleyman tarafından hayal edilirken Rasulullah (S.A.V.) tarafından emredildiği rivayet edilen, temeli devrin adalet zirvesi Şeyhül İslam Ebussuud Efendi tarafından hayır dualarla atılan (1550) ve açılışı Kanuni Sultan Süleyman’ın ikramı ile yapımcısı Sinan-ı Abdulmennan Hazretleri’ne nasip olan (1557), Vatikan dedikodularına kesin anlamda nokta koyarak İstanbul Fethi’nin tamamlayıcısı olan bir “Şaheser”den bahsediyoruz.
OSMANLI’NIN YETİŞTİRDİĞİ ENDER ŞAHSİYET (alıntı)
Gönderen : H.İbrahim Ünşat 11.03.2008
Mimar Sinan’ın eseri olan Şehzadebaşı Cami'nin 1990'li yıllarda restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları eşsiz olayı tv'de söyle anlatmış.
"Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesin de teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat taş kemer inşası ile ilgili pratiğimiz yoktu. Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık. Kalıbı çaktık. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık. Hayret ve merakla hemen şişeyi aldık. Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kağıt vardı. Şişeyi açıp kağıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunlar yazıyordu kağıtta;
"" Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürüyecektir, ve siz bu kemeri yenilemek isteyebilirsiniz Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri sizin bulunduğunuz zamanda değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşa edeceğinizi taşları nasıl değiştireceğinizi bilemeyebilirsiniz. işte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum. İşte Mimar Sinan mektubuna böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu’nun neresinden getirttiklerini söyleyerek detaylı bir şekilde izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşasını anlatıyordu.
Bu mektup bir insanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insan üstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kağıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur…
Erhan ÜRKMEZ
EY DOĞRULARIN ALLAHI
Gönderen: (H.İbrahim Ünşat) 11.03.2008
Gencin birisi Kâbe'de hep,"Ey dogrularin yardimcisi olan Allahim,ey haram-dan sakinanlarin yardimcisi olan Allahim,sana hamdü sena ederim" diye dua eder.
Bu durum herkesin dikkatini çeker.
Birisi, (Neden hep ayni duayi yapiyorsun, baska bir sey
bilmiyor musun?) der.O da anlatir:
7-8 sene önce yine Kâbe'de iken içi altin dolu bir torba buldum
Tam 1000 altin vardi. Içimden bir ses (Bu altinlarla, sunlari
sunlari yaparsin)diyordu.
Hayir dedim kendi kendime, bu benim degil, baskasinin mali,kullanmam haram olur dedim.Bu sirada birisi,
"şöyle bir torba bulan var mi?" diye bagiriyordu.
Çagirdim onu, nasil bir torbaydi, içinde ne vardi diye sordum.
Torbayi tarif etti ve içinde 1000 altin vardi dedi.
Al öyleyse torbani diyerek verdim.
Adam torbayi açip içinden bana 30 altin verdi.Pazara gittim.
Temiz yüzlü genç bir esiri överek satiyorlardi.Gencin
temizligi dikkatimi çekti.
Yanlarina gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altin dediler.
Adamdan aldigim 30 altini verip genci satin aldim.Bir iki yil
geçti.
Genç çok çaliskan, çok edepli idi. Onu aldigima çok memnun olmustum.
Bir gün onunla giderken karsidan iki üç kisi geliyordu.
Genç bana dedi ki,
-Efendim, ben Fas emirinin ogluyum. Bu gelenler babamin adamları
Beni buldular. Senden beni satin almak isterler. Sen iyi bir
insansin,onlara 30 bin altindan asagiya satma)dedi.O kisiler yanimageldi,bu
esiri bize satar misin dediler.
Satarim dedim. 60 altin verelim dediler.
Olmaz dedim. Iyi ama sen bunu 30 altina almadin mi? Biz sana
iki mislini veriyoruz dediler.
Öyleyse gidin pazardan alin dedim.
Artira artira 20 bin altina kadar çiktilar. 30 binden asagi
olmaz dedim.
Çaresiz kabul ettiler. Altinlari verip, genci alip gittiler.
Ben o 30 bin altinla isyerleri açtim, ticaret yaptim, daha
çok zengin oldum.
Bir gün bana arkadaslar"çok zengin bir ailenin iyi bir kizi var
Babasi yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim" dediler.
Ben de "olur" dedim.
Nikah kiyildi. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz
arasinda bir torba dikkatimi çekti.
Kiza, "bu nedir" dedim.
Içinde 970 altin var, babam Kâbe'de bunu kaybetmis, bulan
gence 30 unu vermis.
Kalanini da bana hediye etti, çeyizine koyarsin dedi".
Demekki buldugum altinlar benim rizkim imis, vermese idim
haram yoldan gelecekti,
simdi helal yoldan yine bana geldi.
Bana yardim edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan
eden yüce
Rabbime hamd ederim.
Aci da olsa,dogrulari söyleyiniz. ( hadis i serif )
Takdirden ötesi yok...
Nasipten ötesi yok...
NE BENZETME AMA
Gönderen: Isimsiz Kahraman
Çay'ı çok sevdiğimi söyleyince, yaşlı bir teyze anlattı geçenlerde...
Bak oglum diye başladı söze:
çayın alt demliği evdeki kaynanadır ; devamlı kaynar durur..
Üst demlik evdeki gelindir; alt demlik kaynadıkça o olgunlaşır, demlenir...
Gelinin kocası ise bardaktır; biraz kaynana doldurur onu biraz da gelin...
Çocuklar çayın şekeridir ; tat verir...
Görümce ise çay kaşığıdır ; arada bir gelir ve karıştırır gider...
Kaynataya gelince; o da bardak altıdır; dökülenleri bir araya toplar...
OSMANLİ İLE İLGİLİ DUYMADİKLARİNİZ
Gönderen: H.İbrahim Ünşat 07.03.2008
Pis Kokusundan Dolayı Kovulan elçi
Veli lakaplı II. Bayezid'in padişahlığı. döneminde İstanbul'a, Moskova kralının elçisi sıfatıyla Mihail Plachtneef isimli birinin geldiğini .
Bu adamın, insanı istifra ettirecek kadar pis kokmasından dolayı yıkanması için hamama götürüldüğünde, bu keferenin hayatında hiç hamam görmemiş olup yıkanmak ve çamaşır değiştirmek adetine aşina olmadığı ve kimse ile görüştürülmeden pisliğinden dolayı
İstanbul'dan kovulduğunu...
İade-i Ziyaret
Meşhur bir politikacımıza Fransa'da: "Siz Osmanlıların Viyana kapılarında ne işiniz vardı? diye sorması üzerine, o politikacımızın gayet veciz bir şekilde: "Haçlı seferlerinin iade-i ziyaretiydi diye cevap verdiğini .
İçi Yivli Toplar ve Ecdadımızın Sızlayan Kemikleri
Yavuz Sultan Selim Han'ın Ridaniye Savaşı'nda, ileri görüşlü babası Sultan II Bayezid' ın icadı olan "içi yivli topları kullanarak büyük başarılar elde ettiğini..
Bugün ise bizlerin hala II Bayezid'in bu büyük icadını tarih kitaplarımızda: "Yivli top 1868 de Almanlar tarafından icad edildi" diye okutma gafletini göstererek ecdadımızın kemiklerini sızlattığımızı..
Ağaca Asılan Zekat Parası
Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslümanın. günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamadığını...
Bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye ko¤¤¤¤¤ Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp, üzerine de:
"Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al" diye yazdığını..
Ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığını......
İnsanlığın En Muhteşem Harikası
Osmanlı içtimai yapısı üzerine uzman olan Erlanyen Üniversitesi profesörlerinden Hutterrohta :
"Osmanlı Devleti, geniş topraklarını ve üzerindeki çeşitli kavimleri, Topkapı Sarayı'ndan mükemmel bir şekilde idare ediyordu. O saray da batıdaki en mütevazi bir derebeyinin sarayı kadar bile büyük değildi. Bu nasıl oluyordu?" diye sorulduğunda, Profesör Hutterroht'un:
"Sırrını çözebilmiş değilim. 16. asırda Filistin'in sosyal yapısı üzerinde çalışırken öyle kayıtlar gördüm ki hayretler içinde kaldım. Osmanlı, üç yıl sonra bir köyden geçecek askeri birliğin öyle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün nereden geleceğini planlamıştı. Herhalde Osmanlı, devlet olarak insanlığın en muhteşem harikasıdır" diye cevap verdiğini...
Abdülhamid Han'ın İstihbarat Gücü
Batılı emperyalist güçlerin, Ermenileri piyon olarak kullanıp kışkırtarak Anadolu'da karışıklıklar çıkardığı günlerde, İngiliz Büyükelçisi'nin Sultan Abdülhamid'e gelip, küstahça: "Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?" diye sorma cüretini göstermesi üzerine, Ulu Hakan'ın keskin bakışlarını elçinin üzerine dikerek:
"Filan gün, filan saatte Karadeniz'in filan noktasına yaklaşıp, karaya Ermenileri Türklere karşı silahlandırmak için şu kadar sandık malzeme çıkaran ve komitacılara teslim eden İngiliz gemisinde, Türk başına kaç silah bulunuyorsa tam o kadar Ermeni öldüreceğiz. " cevabını verdiğini...Sultan Abdülhamid'in bu muazzam istihbarat gücü karşısında İngiliz elçisinin dehşete kapıldığını
Deli ile Salak
Adamın lastiği tam tımarhanenin önünde patlamış, kaldırıma ancak yanaşabilmiş. Sonraki işlem malum... Kriko, stepne, bijon anahtarı derken, bir de bunların yanına talihsizlik eklenince, söktüğü 4 adet bijon yuvarlanıp yağmur mazgalına düşer. Mazgal açılır gibi değil, bijonlar görünür gibi değil. Talihsiz sürücü bir sağına bakar,bir soluna bakar, çaresiz duygular içinde kaderiyle başbaşa kaldırıma çöker.
Olayı en başından beri tımarhanenin demir parmaklıklı penceresinden izleyen bir psikiyatri hastası, çaresiz adamın halini bir süre daha acıyarak izledikten sonra seslenir:
- Ula salaaak! Sen ne yapıyorsun orda öyle?
- Sorma birader, lastik patladı ve değiştirirken bijonlari mazgala düşürdüm.
- Düşündüğün şeye bak! Sök öbür lastiklerden birer tane. Hepsi 3 bijonlu olsun. Seni, lastikçiye kadar idare eder.
Adam bir lastiklere bakar bir de adama ve hemen işe girişir. Herşeyi tamamlayıp bagaj kapağını kapatan sürücünün aklı, adama takılır.
Arabasına binmeden evvel döner dikkatli dikkatli adama bakar. Akıl hastanesindeki adama seslenir:
- Senin ne işin var tımarhanede?
- Biz burada delilik'ten yatıyoruz kardeşim, salaklık'tan değil.
İstemeyi Bilmek -1- (Alıntı)
Üsküdar’da bir ramazan günüdür. Sultan Mahmut bu kez halkın kendisini tanıyamayacağı bir kıyafetle dolaşmaktadır. Bir ayakkabıcı dükkanından gelen ses dikkatini çeker padişahın. İhtiyar bir adam elindeki çekici boş örse vururken şöyle mırıldanmaktadır.
- Tıkandı da tıkandı, tıkandı da tıkandı…
Sultan Mahmut selam verip içeri girer:
- Hayrola baba, nedir tıkanan?
İhtiyar elindeki çekici boş örse vurmaya devam ederek:
- Sorma be evlat, der, tıkandı da tıkandı. Kırış kırış alnı, bembeyaz sakalıyla nur yüzlü bir ihtiyardır bu. Bundan iki-üç sene önceydi evlat, bir rüya gördüm. Çok büyük bir şadırvan vardı. Her tarafında irili-ufaklı çeşmeler… kiminden oluk oluk su akıyor, kiminden damla damla, kiminden iplik gibi. Nedir bu, diye sordum. Nasip çeşmesi, dediler. Oluk oluk akan padişahın nasibiymiş. Diğeri filan sadrazamın, öteki bilmem kimin… Gözüm bir çeşmeye takıldı o sıra. Arada bir tek-tük damlalar düşen bir çeşmeydi bu. Bu kimin, dedim. Senin çeşmen dediler.
İhtiyarı dinliyor görünse de, gülmesini zor tutuyordu padişah: - Eee?..
- Oradan bir odun parçası buldum, çeşmenin ağzını açmak için zorlarken, odun kırılıp iyice tıkamasın mı çeşmeyi!.. Damla düşmez oldu. O günden beri böyleyim işte evlat.
Elindeki çekici örse vurmaya devam etti ihtiyar adam:
- Tıkandı da tıkandı…
Padişah sevmiştir bu tuhaf ihtiyarı. Saraya döndüğünde bir hindi dolması hazırlatır. İçinde çil çil altınlar olan bir hindi dolması. Dükkanı tarif edip hindiyi gönderir, neticeyi beklemeye başlar.
Tıkandı baba sevinir hediyeyi görünce. Nihayet nasibim açıldı der. İftara az bir zaman kala bu hindiyle bir iftar etmektense bunu satar, üç günlük yiyecek alırım diye düşünür. Hindiyi üç-beş akçeye satar.
Hadiseyi duyan Sultan Mahmut, gülmeye başlar, adamlarına yeni bir emir verir.
- Hemen bir tepsi baklava hazırlayın, her dilimin altına bir altın koyup götürün ihtiyara…
Tıkandı Baba, hindiyi sattığı komşusuna baklavayı da birkaç akçeye satar. Mutludur artık, nihayet nasibi açılmıştır işte. Padişah ise ihtiyarın saflığına kızmaya başlar:
- Getirin bana o ihtiyarı!
Tıkandı Baba Padişah’ın huzuruna getirilir. Olanı-biteni bir bir anlatır padişah. İhtiyar adam çok üzülür. Ellerini dizlerine vurarak dövünmeye başlar:
- Tıkandı da tıkandı, tıkandı da tıkandı…
Onun bu halini gören Sultan Mahmut bir kez daha merhamete gelir. Vezirine işaret verir. Hazine dairesinden bir altın sandığı, bir de kürek getirilir. İhtiyar küreği sandığa daldırıp çıkartacak, küreğin içindeki altınlar onun olacaktır.
Tıkandı Baba sevinir. Padişah’a dualar ederek heyecanla sandığa daldırır küreği. Sandıktan çıkardığında ise oracığa yığılır, bayılıverir. Zira heyecandan küreği ters daldırmıştır Tıkandı Baba. Ve küreğin sırtında tek bir altın vardır!
Sultan Mahmut nasipsizliğin deyimi olarak kalacak olan sözünü orada söyler işte.
- Vermezse Maabud, neylesin Mahmut…
Nasip deyince akan sular duruyor. İstemeyi bilmek başlı başına bir sanat. “Kemalat yolunda gün gelir istememeyi bile istememek gerekir” diye bir söz hatırlıyorum.
Bir gün cümle isteklerden kurtulup, bu sözün hakkını da veririz belki. Ama şimdi, merhum Üstad’a bir Fatiha gönderip, şu beyti yaşamanın vaktidir galiba:
Verirler ben acizim sen büyüksün dedikçe
Verenin şanı büyük sen iste istedikçe.
Satır Arası Hikayeler, Serdar TUNCER
İstemeyi Bilmek -2- (Alıntı)
Ebu Düllâme Abbasi hükümdarlarına çok güzel bir kaside yazınca, Halife :
- Çağırın şairi gelsin, der, ihsanda bulunalım…
Şairi çıkarırlar huzura. Halife sorar:
-Kasiden çok güzel olmuş, caize olarak ne istersin?
Şair şöyle bir etrafındaki kalabalığa süzer ve der ki:
-Sultanım, kulunuz bir av köpeği ister.
Herkes şaşkındır. Sen sultanın huzuruna çık, dile benden ne dilersen desin, bir av köpeği iste! Olacak iş değil mi bu?
Halife:
- Verdik gitti, der şaşırarak, istediğin av köpeği olsun.
Şair kapıya yönelmiştir ki, bir ara dönüp sorar:
- Fakat efendim. Ava ne ile gideceğim?
- Haklısın, der Halife, bir de at versinler.
Bir iki adım atan şair tekrar döner ve, boynunu büker:
- Şey efendim, ata nasıl bineceğim?..
Güler Halife:
- Doğru, güzel bir eyer takımı da versinler.
- Efendim, ata kim bakacak?
- Bir de seyis versinler…
Bir iki adım daha atar bizimki:
- Sultanım, diyecektim ki, bu seyisi nerede yatırayım?
- Bir de köşk versinler.
Şair tekrar döner geriye:
- Bu kadar insanı bu köşkte ne ile geçindireyim?
- 1000 altın da harçlık versinler…
Ebu Düllame bir kez daha geriye dönecektir ki, halife Mehdi ondan önce davranır:
- Bak şair efendi, masraf idaresine bir kethüda, hesap tutmaya da bir katip istersen av köpeğini geri alırım ha!.
Satırarası Hikayeler Serdar TUNCER
İstemeyi Bilmek -3- (Alıntı)
Sultan Mahmut Üsküdar sırtlarında dolaşmaya çıkmıştır. Kalabalığın arasından bir çocuğu çağırır, kesesinden çıkardığı bir altını uzatır. Çocuk almak istemez. Padişah sebebini sorar. Çocuk der ki:
- Ailem bu altını nereden bulduğumu sorarlar, hırsızlık yaptığımı zannederek döverler beni.
Şaşırır padişah:
- Evladım, benim verdiğimi söylersin sen de.
- O hiç olmaz sultanım. Padişahın verdi mi bir tek altın vermeyeceğini onlar da bilirler..
Dedik ya üslup önemli, istemeyi bilmek zor iş. Çocuk mu? Kesenin tamamını almış tabii ki…
Şimdi diyebilirsiniz ki, istemeyi bilmekle her şey bitiyor mu? İşin bir de nasip tarafı var elbet. Her şey tamam, bütün şartlar hazırdır, istemenize bile gerek yoktur ama nasip tıkanmıştır bir kere…
Satır Arası Hikayeler, Serdar TUNCER |