KONYA İli / HÜYÜK İlçesi / PINARBAŞI KÖYÜ
Pinarbasi Koyu

EnglishDeutsch

www.pinarbasikoyu.net  
| FORUM |

Ana Sayfa

|

İletişim

| Hakkımızda

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SAKIN TERKİ EDEBTEN

            Osmanlının devrinde geçmekteydi hadise. Peygamberler şehri Urfa'dan geçiyordu yolum. Etraf, yaşadığım dönemlerdeki gibi ağaçsız ve yeşilsiz değildi.

            Halilürrahman camiinin avlusunda dolaştım bir zaman. Caminin biraz ilerisindeki balıklı gölün yanına vardım. Bir müddet başımı kaldırıp kaledeki kuleleri seyrettim. Hz. İbrahim'in kaleden ateşe savruluşunu acısını hissettim ta içimde. Sonra, balıklı göle bakarak ferahladım. İçim, suya giren tavlanmış demir gibi oldu birden. Rabbim isterse ateşin içinde bile sevdiklerini işte böyle korur, diye düşündüm. Peygamberimizin (s.a.v) sevgisi de böyleydi işte.

            O sevgi; ateşin içindeki serinlikten, çirkinlikler içindeki gül bahçesinden farksızdı. Onu seven bir yürek, her zaman gül bahçesinde geziyor gibi kokular duyardı. Onun sevgisine ulaşan bir yürek, hastalıklarına karşı şifa suyunu bulan Eyyub(a.s) gibi olurdu. Benim de Âlemlerin rahmet Peygamberi'nin gönül dünyasına hayali seyahat yapmanın gayeside buydu zaten.

             Bu şehre her ne kadar İbrahim(a.s) ve Eyyüb(a.s) damgasını vurmuşsa da Efendimizden de bir takım izler taşımalıydı. Yoksa hayalimin beni Urfa'ya sürüklememesi lazımdı.

            Yavaşça şehrin içine doğru yürümeye başladım. Birden şirin bir Urfa konğında buldum kendimi. Konağın içinde gezinmeye başladım. Bütün kapılar açıktı. Odalardan birinde sırtı bana dönük olan birisi rahlenin başında oturuyordu. İçerdeki kitaplardan buranın bir çalışma odası olduğu belli oluyordu.

            İçeri girip adama iyice yaklaştım. Siyah sarıklı, siyah sakallı genç bir adamdı. Derin bir aleme dalmış gibiydi. Önündeki kağıda, divitinden mısralar süzülüyordu. Hayalim tarihteki hep bu anları yakalıyordu.

            Şairin üslubundan, kim olduğunu anlamıştım. Urfalı Nâbi idi bu. Önündeki kâğıtda da şunlar yazılıydı:

Sen benim halk senün eclün içündür dedi Hakk

Bundan a'la dahi  bir mertebe olmaz müzdâd.

            "Allah sana: Sen benim sebebime yaratıldın. Bütün bir kâinat da senin senin sebebine, senin için yaratıldı diye buyurdu.Bundan daha üstün daha fazla bir mertebe olamaz."

            Merdüm-i dîde-i cân ma'nî-i sırr-ı  Kur'an

            Maksat-ı kevn ü mekân bâ'is-i nakş-ı icâd.

            "Hz. Muhammed(a.s), can gözünün bebeği, Kur'an-ın içinde saklı olan sırrın manası, kâinatın yaratılış gayesi ve yaratılan kâinatın meydana getirmesinin sebebi."

            Sanki Süleyman çelebiyi doğrular gibiydi Nâbi. Onda derin bir Peygamber sevgisi olduğunu hissetmiştim. Belli ki hayalim beni hep Peygamber aşıklarıyla buluşturuyordu.

            Zaman bir anda aktı ve ben kendimi kalabalık bir kervanın peşinde buldum. Yine her zaman ki gibi nerede, hangi zamanda ve kimlerin arasında olduğumu anlamaya çalışıyordum. kervandakilerin giyim kuşamlarından itibarlı kişiler oldukları anlaşılıyordu. Kervanı bir anda baştan başa dolaştım. Diğerlerini tanıyamamıştım, ama Urfalı Yusuf Nâbiyi tanımıştım.

             Geceydi. Kervanda huzur veren bir sessizlik vardı. Kervan gecenin karanlığında sessizce, adeta kumları inciltmeden yol alıyordu. Herkes meraklı gözlerle ufka doğru bakıyordu. Kervandakilerde en ufak bir yordunluk belirtisi yoktu. Herkesin gözünde sanki önemli bir yere varmak üzereymiş gibi umutlu ve heyecanlı bir pırıltı vardı.

             Yusuf Nâbi'ye yaklaştım. Adımlarını hızlı hızlı atıyor, bir an yere bakıyor sonra gözlerini heyecanla ufka dikiyordu. Hemen önünde giden devenin üzerinde iyi giyimli birisi, ayaklarını ileriye doğru uzatmış horlayarak uyuyordu. Nâbi'nin yüzünde kızgınlık belirdi birden. Önce onu uyandırmak için devenin önüne geçti, ama nedense sonra vazgetti.

             O, ince ruhlu bir insandı. Gönlünden taşanlar dilinden dökülmeye başladı. Dudaklarından aşkla dökülen mısraları devenin üzerinde yatan adamın duyacağı bir ses tonuyla okumaya başladı:

            Sakın terk-i edepten kûy-i mahbûb-u Hudâ'dır bu.

            Nazargâh-ı ilahidir, makam-ı Mustafa'dır bu.

            Diyordu ki: "edebi terk etmekten sakın. Burası Allah'ın sevgilisinin bulunduğu yerdir. Burası Allah'ın gözettiği yerdir. Burası Allah'ın en seçkin kulu, en büyük Resül'ün makamıdır."

            Nâbi'in bu sözlerini duyunca beni bir titireme aldı. Demek ki kutsal topraklara gelmiştik. Nâbi'nin narin sesi, ay ışığında sessizce ilerleyen kervandaki sessizliği bozmuş, gecenin sessizliğinde bir bülbül sesi gibi yankılanmıştır. Şiirin tatlı esintisi etrafa yayılırken, sözleri ancak devenin üzerindeki kişinin anlayacağı tondadı. Deveni üzerinde uyuyan kişi, Nâbi'nin sözlerini duymuş olacak ki edeble toplandı.Kendisineçeki düzen verdi ve Nabi'yi dinlemeya başladı. Peygamber sevdalısı gönül adamı, hisli bir sesle devam etti:

            Bu hâkim pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil.

            A'mâdan açtı mevcudat dü çeşmin tutiyadır bu.

            Muraat-i edeb şartıyla gir Nâbi bu dergaha,

            Metaf-ı kütsiyandır, cilvegah-ı enbiyadır bu.

            Diyordu ki: " Bu mübarek yerin kutsal toprağının parlaklaklığıyla, zülmetin karanlıkları sona erdi. Yartılmış olanlar gözlerini körlükten açtı. Zira burası, kör gözlere şifa veren sürmedir.

            Ey Nâbi! Bu dergaha edeb şartlarına uyarak gir; zira meleklein bekçilik yaparak etrafında dolaştığı ve de Peygamberin gezip dolaştığı bir yerdir."

            Devenin üzerinde bu mısraları dinleyen kişi devesini durdurup indi. Bir anda bütün kervan durmuştu. Nâbi kendisini toparladı. Ellerini önüne kenetleyerek:

            -Paşam, Peygamber efendimizin makamına yaklaşınca sizi ayaklarını uzatmış vaziyette gördüm. O'nun huzuruna sizin bu halde çıkmanıza gönlüm razı olmadı. Özürdilerim,dedi.

            Daha önceleri Nâbi'nin kalabalık bir devlet erkanı ile hac-ca gittiğini okumuştum. Bu yolculuk o yolculuk olsa gerek diye kânaat getirdim. Paşa, Nâbi'yi mahçup bir vaziyette görünce onu teselli etti:

            -Yusuf Nâbi Efendi bu inceliğin takdire şayandır. Bizi, Peygamber efendimizin(s.a.v) huzuruna saygısız bir vaziyette varmamıza mani oldun. Özür bize, teşekkür sana layıktır. Var olasın. Gönlün aydın ola, dedi.

            Paşa ile Nâbi'nin arasında geçen bu konuşmalarısadece kendileri duyyor, kervandakiler uzaktan saygıyla onları izliyorlardı.

Nâbi, mahçup yüzünü paşanın yüzüne doğrulttu. Paşa, Onun gözlerinin içine muhabbetle bakark merakla sordu:

            - Yusuf Nâbi Efendi, bu şiiri ne zaman yazdın? Bizden başka bu şiiri duyan oldu mu?

            - Sizi devenin üzerinde o hlde görünce aklıma geldi paşam. Şimdi söyledim. Bizden, bir de Allah'tan başka kimse duymamıştır.

            - Öyleyse bu şiir aramızda kalsın bizden başka  da kimse duymasın.

            Nâbi, paşanın sözlerini emir kabul ettiğini belirttikten sonra tekrar yoş koyuldular. Sabah vakti yaklaşırken Medine-i Münevvere'nin görüntüsü belirdi ufukta. Kervandaki herkesi sevinçli bir heyecan sarmıştı. Şehre girer girmez heyecanla efendimizin mescidine yönlediler. Sabah ezanı okunmak üzereydi. yalnız tuhaf bir durum vardı. Allah Rasulü'nün mescidinden ve şehrin diğer mescidlerinden ezandan önce, yanık sesli müezzinler tarafından bir naat okunmaya başlanmıştı.

             Sakın terk-i edepten kûy-i mahbûb-u Hudâ'dır bu.

             Nazargâh-ı  ilahidir, makam-ı  Mustafa'dır bu.

            Bu naat, Nâbi'nin paşayı uyandıtmak için biraz evvel yolda söylediği naatın ta kendisiydi. Paşa ile Nâbi, şaşkınlık dolu ifadelerle birbirlerine bakıyorlardı. Zira bu naatı kendilerinden başka kimse duymamıştı.

            Namazdan sonra hemen müezzinin yanına vardılar. Nâbi, müezzine sordu:

            - Müezzin efendi, Allah aşkına söyle ezandan önce okuduğunuz o naatı kimden ve ne zaman duydun?

            Müeazzinde garip bir heyecan vardı.

            - Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu gece, bütün müezzinlerin rüyalarını şereflendirerek; "Ümmetimden Nâbi isimli bir dostum beni ziyarete geliyor. Onun bana olan aşkı saygıya layık ve değerlidir. Bu sabah benim için yazdığı şu naatı okuyarak, onun Medine'ye gelişini kutlayın.' diye emir buyurdular. Biz de Güzeller Güzeli Efendimizin rüyalarımıza misafir olmasına sebebiyet verdiği için ezandan önce bu şiiri okuduk.

            Nâbi'nin heyecandan ayakları bedenini taşıyamamıştı. Olduğu yere çöktü, hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Paşa da bir o kadar şaşkındı. Hıçkırıklar arasında dudaklarından gözyaşı gibi dökülen kelimelerle müezzine tekrar sordu:

             - Âlemlerin Efendisi, Hakk'ın Habibi, benim gibi bir çaresizi, bir günahkarı, ümmetinden sayarak adımı andı da 'Dostum' dedi mi?

            Müezzin Nâbi'ye bir mübarek kul edasıyla bakarak;

            - Evet, 'Dostum Nâbi dedi. Efendi, yoksa o zat sen misin?

            Nâbi kendinden geçmiş, bayılmıştı. Bir müddet sonra kendine gelen Nâbi, çocuklar gibi mutlu bir şekilde kutsal yerlerde dönüp dolaştı. Allah Resulü'nün Kabri

            Saadetleri'ne yüzünü gözünü sürdü. Ben de onun neşesine ortak oldum.  (Gül Devrine Seyahat - Arif AKPINAR)

 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Site Tasarım: Halis Şimşek, Copyright © 2007. Pinarbasikoyu.net. Her hakkı saklıdır. E-Posta: bilgi@pinarbasikoyu.net